How To Speak Poetry?

Poetry is like cherry pie. It is difficult to bake, therefore not everyone can be good at it. but it is always nice to eat. Afiyet olsun!

Name:
Location: istanbul, Türkiye

March 29, 2006

aile toplandı

bu akşam bütün aile bir aradaydı. çoluk çocuk, torun torba, dedeler, nineler... etrafta çocuk sesi duymanın keyfi başka hiçbir şeyde yok galiba (ağlasalar da gülseler de). şimdi eve geldim. eskileri karıştırmak için. murathan mungan'ın bir kitabını buldum. 91'de almışım; yaş 17'ymiş. hep karamsar dizelerin altını çizmişim. bakın bakalım...

öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini
bu aynaların dehlizlerinde gezinirken görürüz
karanlık günlerimizin kenar süslerini

***

bir yıl daha bitiyor
düşlerim, tasarılarım, yarım kalmış onca şey
her yıl biraz daha kısalıyor bir öncekinden
bana mı öyle geliyor
yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman
insan yaşlanırken?

***

gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı
yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
...
geri verdim mi aldıklarımı:
aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları
kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?
yokladım mı duygularımı
hala sevebiliyor muyum insanları?
...
ovmalı umutları
...
bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında
aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta

***

arkadaş ölümleri, dost hançerleri, talan ettiğimiz zulalar
gece telefonları, ıssız konuşmalar
mağrur incelikler, vurgun yemiş ilişkiler
bırakılmış mektuplar
...
ey hayatıma girenler ve çıkanlar
uçurum duygusuyla yaşadığımız hayat ey

o kadar çok anlattım ki
kendime kaldım anlatmaktan
bunaldım kendiyle boğuşmasını
başkalarında çözmeye çalışan insanlardan
...
kaç zamandır duru, yalın, çalışkan, iyi insanlar özlüyorum
"içtenliğin" ya da "dünyagörüşünün" kirletmediği

***

hangi anlamı kuşanabilir şimdi yeni bir yıl
umutsuzluk sözlüğünden karşılıklar aranırken hayata
hangi söküğünü dikebilir bu yaralı kuşak
hangi yüreğe öğretilebilir unutmak

aranıp duruyorum adresini yitirdiğim insanları
vitrin camlarına yansıyan yüzlerde
bilmiyorum kalmış mıdır adresini yüzlerinde taşıyan insanlar
hala bir umut var mıdır
çıkmaz bir sokağa benzeyen bu avare avunması vitrinlerde

***

ya sen ne yaptın bunca zaman
değişmesi gerekeni sağlamlaştırmaktan başka

March 23, 2006

Pol ve Virginie'den...

1. Mektup (Virginie'den Pol'e)

Sevgili Pol,
Birkaç günden beri dışarı çıkmadım
Sana yazdığım birkaç mektubu attım
çünkü kayısı tarlalarından söz etmiyordu.
Bahçeye sonbahar gelmiş olmalı.
Bu mektubun sonbahar renklerinde
olmasını istiyorum.
Bizi aynaların arkasından gözetliyorlar Pol.
Gerçek ve uzun sevgi insanları korkutuyor Pol.
Van Gogh'un sarılarıyla Arles'daki yaz
manzaralarının arasında yakın bir ilişki
var gibi bunu anlıyor musun Pol?
Yani onun Arles'a gitmesi zorunluydu.
Son olarak kargaları çizmesi de anlamlı.
Bunun gibi bizim birbirimizden bunca uzak
tutuluşumuzun da bir anlamı var.
Serada eğik camların üstünden kayıp giden
yağmur damlacıkları gibi bir duygu.
Limon ağaçlarının arkasında seni düşünüyorum.
Tavanda birkaç güvercin yuva yapmış.
Böyle anlarda karşıda
ufukta bir yelkenli
senin yelkenlin belirir gibi oluyor.

***

2. Mektup (Pol'den Virginie'ye)

Sevgili Virginie
Bugün bütün gün bizi bir albatros takip etti.
Albatros uzaktan beri bütün denizcileri etkiler.
Onlar hiçbir çaba sarfetmeden uçuyor gibidirler.
...
Şimdi bilimadamları fark etti ki ALBATROS
saatte 80 kilometreye yaklaşarak
tahminlerin 7 kat üstünde bir alanı kuşatır.
Artık albatrosları bile uydu aracılığıyla
takip ediyorlar Virginie.
Her şeyi ölçüp biçiyorlar aşkları bile.

***

3. Mektup (Virginie'den Pol'e)

Sevgili Pol,
Dün gece kayısı abajurun ışığında
defterime şunları not ettim
çünkü aşkımız kayısı renginde bir şey
ve bütün bunları düşündüğüm zaman
odaya altınsı bir ışık doluyor
...
Aşkımız Pol, yani tarçın...
Biz ormandan, nehirden, tarçın kokulu kıyılardan
olan biz... evlerinin sağlam olduğuna inanan
sizsiniz. Hiçbir zaman susmamak için, hiçbir
zaman susmamak için. Ve biz, biz izlerimizi siliyoruz.
Sonsuza dek........................................

***

4. Mektup (Pol'den Virginie'ye)

Sevgili Virginie
'Her yerde su, su, su ama içecek tek damla yok.'
...
"Dün ikindi vakti Sır birden zamanını vurdu
ve bana dedi ki;
unuttun ve aştın aradığını,
ne mutlu ne yazık sana,
ne mutlu ne yazık sana,
artık dokunduğun her yerden sır çıkacak."

***

5. Mektup (Virginie'den Pol'e)

Sevgili Pol
Denizciler çok ilginç. ama beni
mikroskopik dünyanın kuantum tekinsizliği
daha çok ilgilendiriyor.
...
'Soft error'lara bir başka örnek,
bir çocuğun ana rahmine düşüşü anında
DNA moleküllerinin rasgele birleşimidir,
bu olayda kimyasal bağın kuantum özelliklerinin
rolü vardır. Tamamen önceden kestirilemez olan
atomik olaylar yaşamımızı etkiler.

***

6. Mektup (Pol'den Virginie'ye)

Sevgili Virginie
Kuantum tekinsizliği notların için
sana bir Kızılderili selamı gönderiyorum:
"Sen ve ben
Hep birlikte
Ve hep yanızız."
...
Şimdilerde en çok konuşulan şey şu:
deniz de bizim fotoğraflarımızı çekiyor mudur?
Eğer öyleyse benim fotoğrafımın yanına
pastel bir hayat düşüyor olmalıdır Virginie.
Bu pastel hayat bütün denizcileri tüm kadınlardan
ve hayattan bunca uzak denize çeken şey olmalıdır.
Burada anne yok...kız kardeş yok...
Virginie burada yok...
toplayışı başkalarına bırakıyorum...
bırak korksunlar... derin uykularında...
olacağım... beni hiç terk etme...

***

7. Mektup (Virginie'den Pol'e)

Sevgili Pol
Makroskopik tekinsizlikler senin kafanı
karıştırmış olmalı.
Maraz! Hiç tatmin olmayacak mısın sen?

***

8. Mektup (Pol'den Virginie'ye)

Sevgili Virginie
Sabah gemi Doğu tepelerine doğru
hareketsiz duruyordu.
Sen çok özelsin Virginie...
Ben serserinin tekiyim...
...
Duman mavisi bir kumaş üzerine sulusepken kar yağdı.
Seni düşündüm. Seninle geçireceğimiz ilk kar günlerini.
Böyle günler için kendine duman mavisi bir palto bak.

***

9. Mektup (Virginie'den Pol'e)

Sevgili Pol
Sonuç olarak her güzel söz
doğanın yanında hafif kalıyor.
Evet yaratıcı olduğumu ispat
etmek zorunda değilim.
Elyazım giderek seninkine
benzemeye başladı.
...
Bahçeye çıktım. Frambuazlar
frambuazlar olmuş.
Yolculuğun bende solgun bir
yürek bıraktı Pol.
İçinde 'e' olan aylar bana dayanılmaz geliyor.
Kızıl bir yıldız ya da
elsiz koşan bir adam gibi geliyor bana umut...
Sana söyleyeceğim sözler...onları biliyorsun
ama ne önemi var...gece gelecek...
yel değirmenlerinden başka
bir şey kalmayacak havada...

***

10. Mektup (Pol'den Virginie'ye)

Sevgili Virginie
Gençliğindeki tazeliğini,
Gelinliğindeki sevgini, adada,
ekilmemiş diyarlarda nasıl ardımca
yürüdüğünü senin için andım.
Boşluk ardınca gitmeni ve boşluk olmanı.
Fakat ben dedim: Boş şey hayır, çünkü
yabancıları sevdim ve onların ardınca gideceğim.
...
Fakat sen,
sen oluncaya kadar git; çünkü rahata varacaksın ve
günlerin sonunda kendi nasibine kalkacaksın.

***

11. Mektup (Virginie'den Pol'e)

Sevgili Pol
Bilmek istiyorsun Pol niçin her şeyin benim ilgimi
çekebileceğini. Lütfen beni 'her yüksek tepede ve
her yeşil ağacın altında fahişelik yapanlara'
benzetme Pol. Mevsimlerin sayısı dörtse, denizin
altında karanlık tanrılar varsa, adada beni erdemli
yolumdan geri çevirebilecek insanlar yoksa, her
görüştüğüm insandan sonra hastalanıyorsam, benim
aşkım uğruna döğüşen hiç kimse yoksa, Selene'den
Diana'ya, Diana'dan Artemis'e kadar değişerek
dalgalanarak akıp gidiyorsam, gereksiz telefon
konuşmaları sinirini bozmayacaksa, benimle 10
yıllık ahit kesen aşıklarım seni tasalandırmıyorsa
bana verdiğin Kleopatra bileziğini her gün
takmamaya özen gösteriyorsam, denize siyah
giysilerimle girip siyah bir kuğu gibi yüzüyorsam,
kafamı erken imparatoriçeler gibi siyah bir tülle
örtmek istiyorsam, su kenarında buluşan küçük
erden kızlar hafif nörotik gülüşlerle
Leopardi okuyarak benim için sazlardan ve
defnelerden bir taç örüyorlarsa, seni unutmak için
Trakl gibi ormanlarda amonyak koklayıp kendimden
geçmeyi deniyorsam, saçımı portakal rengi yapıp
kenarlardan örüyorsam, görünmez balıkçılımla
dolaşıp kışın ona siyah bir yün kazak örmeyi
düşünüyorsam, belirli saatlerde emredildiği üzere
kafamı kutsal eğik bir çizgi üzre toprağın üzerine
düşürüyorsam, halıları ve L şeklindeki divanları
sokağa dışarı taşan sade bir çadırda oturmak
istiyorsam, kafamı geceleri o çadırdaki ak
yastıkların üzerine düşürdüğümde,
burası Capri ve sen Kayzer,
işte ak yastığın üzerinde bir baş,
benim başım...
Ağlama benim için Antartika,
buzun üstünde yalnız bir ispinoz
yavrusunu yitirmiş...

***

12. Mektup (Pol'den Virginie'ye)

Sevgili Virginie
Bizim tutulabilir her şeyin üzerinde seyreden
sevgimiz her şeye yetmeyebilir diye korkuyorum
bazen Virginie. Genellikle geceleri.
Herkes uyuduğunda. Bütün lombozlardan çivit
rengi gökyüzü ve hilal göründüğünde.
Gemiciler romantik düşlere yattığında.
Güverteden Konyakçılar bile elini ayağını
çektiğinde. Kaptan köşküne kar gibi pembe
inciler yağdığında. Yerlerde unutulan
sarı yağmurluklar söndürülen balonlar
gibi ezik ıslak bulundukları yerde kalakaldığında.
Bir adam okyanus çizgisi boyunca
uzun bir kimlik yürüyüşüne çıktığında.
Ginger adını verdiği küçük bir kızı
bulmak üzere kaybolmayı göze alarak
uzun bir yolculuğa çıktığında.
Aklında çevirip durduğu bir şiir:
Annabel Lee... yani hep seni hep
seni düşünüp durduğumda.
Gece mavisi vitraylarda beliren
bir yıldız adası bize yaklaştığında.
Tarçın kokan bütün kıyıları, bütün kıyıları
Doğu'nun sakin bir prensi gibi dolaştığımda.
Apoletimde taşıdığım bir yıldız-madalya gibi sen...

Lale Müldür

love calls you by your name

you thought that it could never happen
to all the people that you became,
your body lost in legend, the beast so very tame.
but here, right here,
between the birthmark and the stain,
between the ocean and your open vein,
between the snowman and the rain,
once again, once again,
love calls you by your name.

the women in your scrapbook
whom you still praise and blame,
you say they chained you to your fingernails
and you climb the halls of fame.
oh but here, right here,
between the peanuts and the cage,
between the darkness and the stage,
between the hour and the age,
once again, once again,
love calls you by your name.

shouldering your loneliness
like a gun that you will not learn to aim,
you stumble into this movie house,
then you climb, you climb into the frame.
yes, and here, right here
between the moonlight and the lane,
between the tunnel and the train,
between the victim and his stain,
once again, once again,
love calls you by your name.

i leave the lady meditating
on the very love which i, i do not wish to claim,
i journey down the hundred steps,
but the street is still the very same.
and here, right here,
between the dancer and his cane,
between the sailboat and the drain,
between the newsreel and your tiny pain,
once again, once again,
love calls you by your name.

where are you, judy, where are you, anne?
where are the paths your heroes came?
wondering out loud as the bandage pulls away,
was i, was i only limping, was i really lame?
oh here, come over here,
between the windmill and the grain,
between the sundial and the chain,
between the traitor and her pain,
once again, once again,
love calls you by your name.

Leonard Cohen

came so far for beauty

i came so far for beauty
i left so much behind
my patience and my family
my masterpiece unsigned
i thought i'd be rewarded
for such a lonely choice
and surely she would answer
to such a very hopeless voice
i practiced all my sainthood
i gave to one and all
but the rumours of my virtue
they moved her not at all
i changed my style to silver
i changed my clothes to black
and where i would surrender
now i would attack
i stormed the old casino
for the money and the flesh
and i myself decided
what was rotten and what was fresh
and men to do my bidding
and broken bones to teach
the value of my pardon
the shadow of my reach
but no, i could not touch her
with such a heavy hand
her star beyond my order
her nakedness unmanned
i came so far for beauty
i left so much behind
my patience and my family
my masterpiece unsigned

Leonard Cohen

March 21, 2006

Bir Şehri Bırakmak

Bu şehirde yağmur altında dolaşılır
Limandaki mavnalara bakıp
Şarkılar mırıldanılır geceleri.
Bu şehrin sokakları çoktur,
Binlerce insan gelir gider sokaklarında...

Her akşam çayımı getiren
Ve bir Beyaz Rus olmasına rağmen
Hoşuma giden garson kadın bu şehirdedir.

Bu şehirdedir
Valsler, fokstrotlar arasında
Şuman'dan, Brams'dan
Parçalar çaldığı zaman dönüp
Bana bakan ihtiyar piyanist.

Doğduğum köye müşteri taşıyan
Şirket vapurları bu şehirdedir.
Hatıralarım bu şehirdedir.
Sevdiklerim,
Ölmüşlerimin mezarları.

Bu şehirdedir işim gücüm,
Ekmek param.

Fakat bütün bunlara mukabil
Yine budur başka bir şehirdeki
Bir kadın yüzünden
Bıraktığım şehir.

Orhan Veli, 1937

March 16, 2006

Sayım

Saysam unuttuklarımı
sen bile şaşarsın -
saysam unutacaklarımı
kendim bile şaşarım.

Yaşadıklarım
dalgın ve suskun
anımsadıklarım
solgun ve cansız.

Saysam yaşayacaklarımı
şaşmazsın - saysam
unutmayacaklarımı:
Sayamam
şaşarım.

Oruç Auroba

March 15, 2006

kapıya bırakılan tek bir irisin yanına düşülmüş not

içimizde dönen yıldızlara bakıp sessizce
düşlerin kışını ciğerlerimize dolduruyoruz
hep yarıda kalan dostluklar sürüyoruz
çekiciliğini kararsızlıktan alır sonlu varlığımız
uzayda acının sonsuz titreşimlerini yayan
bir yıldızdır kahkahamız...

lale müldür

neden JoA

baslamak icin bundan iyisini dusunemedim. ustaya selam...

JOAN of ARC

now the flames they followed joan of arc
as she came riding through the dark;
no moon to keep her armour bright,
no man to get her through this very smoky night.
she said, "i'm tired of the war,
i want the kind of work i had before,
a wedding dress or something white
to wear upon my swollen appetite."

well, i'm glad to hear you talk this way,
you know i've watched you riding every day
and something in me yearns to win
such a cold and lonesome heroine.
"and who are you?" she sternly spoke
to the one beneath the smoke.
"why, i'm fire," he replied,
"and i love your solitude, i love your pride."

"then fire, make your body cold,
i'm going to give you mine to hold,"
saying this she climbed inside
to be his one, to be his only bride.
and deep into his fiery heart
he took the dust of joan of arc,
and high above the wedding guests
he hung the ashes of her wedding dress.

it was deep into his fiery heart
he took the dust of joan of arc,
and then she clearly understood
if he was fire, oh then she must be wood.
i saw her wince, i saw her cry,
i saw the glory in her eye.
myself i long for love and light,
but must it come so cruel, and oh so bright?

Leonard Cohen